meczub'un köşesi...

blog'a geri dön

9 yorum var - 26 Mayıs 2008 13:30

merhaba,

olur da okumazsın diye sana bir açık mektup dahi gönderemiyorum, kusuruma bakma.

sana yıllarca saygı duydum, türban ile kapanmanın nedenlerini sorgulasam dahi sana açılamadım.

bunun ne kadar senin seçimin, ne kadar ailenin dayatması olduğunu bilemezdim zira. ve bunun dogmatik bir miras olabileceğine dair savım seni kırabilirdi. çok konuşmak istemedim, sen zaten benimle konuşacak medeni cesarete bile sahip değildin. olsaydın bile, inançların gereği benimle arkadaşlık dahi edemezdin. günahtı çünkü...

klasiktir, sen de bilirsin,
senin kendini ikinci sınıf bir varlık ve erkeğin kölesi olarak görmen,
erkekten dayak yemeyi kabul etmen,
bir saç telinden bile tahrik olabilen o ahlaksız erkeklerin içerisinde yaşamaya mahkum olman,
ben ve benim gibilerin aklını sürekli meşgul ediyor.

meşgul etmek zorunda, çünkü seni anlamamız gerekiyor.
seni anlamazsak yabancılaşırız.
ve biz bunu istemiyoruz.
topraklarımızda hep beraber, kardeşçe ve özgürce yaşamak istiyorsak,
seni de ötekileştirmememiz gerekiyor.
ve biz seni ötekileştirmemek adına yapıyoruz bunları.

bize kendini ifade edemiyorsun, ifade gücünün eksiklikliğinden kaynaklanmıyor bu, biliyorum.
daha çok, bizimle birlikte yaşayacağın bir beyin fırtınası seni günaha sokacağı içindir bu.

neyse, zaten ben ve benim gibi düşünenlerin bu konudaki eleştirilerini defalarca duymuşsundur bir yerlerden.
eğer hatırına gelmiyorlarsa, kulak kısmını iyi örtmüşsündür çatlak seslere karşı.

unutma ihtimaline karşı hatırlatayım:
biz anlayamıyoruz, günümüzde iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine denk tutan,
erkeğe kadını dövme hakkını veren (ama kadına erkeği dövme hakkını vermeyen),
erkeğin ahlaksızlığı(!) yüzünden senin kapanmanı gerektiren ama onu ahlaklılaştırmaya çalışmayan bir kurallar topluluğunun esiri olmayı nasıl kabul ettiğini.
ve bunları nasıl hiç sorgulamadan yaşayıp gittiğini...

tamam benim ninem de tülbent takardı.
git de tülbent başlığını bir oku, allah'ını seversen. en sonunda da latife tekin'den bir alıntı yapılmış ve ne güzel de söylemiş tekin, "türbanla yoğurt mayalayabilir misin söyle bakalım..." diyerek.

aman, neyse...

vaktinde unutmam, üniversitelerde savunmuştuk da seni, "saçıma sakalıma başörtüme karışma" demiştik. bilmezdik ki o zaman, bizim hepimiz adına attığımızı sandığımız o sloganları, senin sadece senin gibiler adına attığını.

biz senin özgürlüğünü savunduk, tıpkı din hanesine çarpı atılan yezidileri, cemevleri'ne cümbüş evi denilen alevileri, bildiği yegâne dil kürtçe olduğu için bok yedirilen kürtleri, karadeniz'de korkularından müslümanlaşmış ermeni ve rumları, cinsel tercihleri nedeniyle baskı gören eşcinselleri ve bu ülkede sadece "farklı" olduğu için, yani bu toprakların bir başka rengi olduğu için korunması, ne mozayigi lan zihniyetine karşı savunulması gereken tüm diğer azınlıkları savunduğumuz gibi...

ama bugün, buradan bakınca, görüyorum ki sevgli türbanlı, sen aynı müsamahayı göstermiyorsun bize...
iktidarın, sadece seni korumaya programlanmış. ve sen, fırsatı bulduğun gibi bizi terkettin...

hiçbir şeye yanmıyor da içim, neye yanıyor biliyor musun?

senin gibi türbanlıların çoğunlukta olduğu bir bölgeye taşındım iki yıl önce.
içim o kadar temiz ki, o kadar aptal bir hümanistim ki, bunun asla bir sorun olacağını düşünmedim.

ilk haftalarda tam da oturduğumuz apartmanın karşısında serserilerin birikmesini hiç de önemsememiştim.
eşim sokağa çıkarken, ona atılan bakışların, işsiz güçsüz gençlerin o sokaktan geçen herkese baktıkları bakıştan farklı olduğunu düşünmemiştim...

ve tabii apartmandaki komşularım...
koca apartmanda tek başı açık benim eşim, koca mahallede ise tek uzun saçlı küpeli erkek bendim...
biz apartmana girer çıkarken küçük kızların bizden korkarak kaçışmasını önce sadece yabancı olmamıza yorduk.
apartmandaki kadınların beni her gördüklerinde korkmasını da komik bulmuyordum desem, yalan olur.

ama zaman ilerledikçe, apartmanda yaptığımız her şeyin göze nasıl da battığını farkettim.
eve gelen arkadaşlarımızdan, içtiğimiz biralara, dinlediğimiz müzikten, izlediğimiz filmlere kadar herşeyin çetelesini tuttunuz.
ve tadımızı kaçırabileceğiniz her fırsatta, elinizden geleni ardınıza koymadınız...

bir süre sonra, sokağa çıktığında atılan laflar yüzünden eşim evin karşısındaki bakkala gidemez oldu.

sabah ekmek almaya ben çıkıyorum, akşam bakkaldan geri kalanı alan yine ben oluyorum.

onu bıraktım, sokakta yürürken attığınız o mendebur bakışlar...

gözlerinizdeki tiksintinin nedeni sizin gibi görünmememiz, değil mi?...

eşimin sıcakta sizin gibi kapanmıyor olması, sizin alçak gören, babalarınız ve kocalarınızın, ağbileriniz ve kardeşlerinizin de tüm ilkel açgözlülüğünü ve şehvetini yansıtan bakışlara maruz kalmasına yeterli bir sebep, değil mi?...

otobüslerde sıkıştırılmamız tesadüftür, eminim...

ya da buraya yazmayayım dediğim onlarca detay, onlarca ayrıntı...

sevgili türbanlı/lar

senden/sizden tiksindim sizinle birarada yaşamaya başladıktan sonra...

cehaletinizden dolayı hoşgörürdüm sizi, ama kendi çocuklarınızı da aynı cehaletin baskısı altında yetiştirdiğinizi, içine sokulduğunuz o zindanda yalnız kalmamak adına kendi gelecek nesillerinizi, sizin gibi olmayanlara duyulan bir öfke, bir kinle zehirlediğinizi gördüğümde sizi hoşgöremeyeceğimi anladım...

senden/sizden nefret ediyorum..

kafasında türban, üstünde askılı body olan bir kız gördüğümde hissettiğim acı, türbanlı ama dizüstü etekli kıza duyduğum içten sempati, o içine sıkıştıkları kafesten kaçma çabalarına, dirençlerine duyduğum saygıyı da yitirdim seninle/sizinle yaşamaya başladığımdan beri.

buraya taşındığımda içim rahattı, nezih bir yerde oturacağımı düşünüyordum.

ama şimdi, yanıldığımı çok iyi biliyorum.

ve artık acımasızım, üniversitede türbanlı görmek istemiyorum.
kamu görevlisi olarak da görmek istemiyorum.
hatta sokakta bile görmek istemiyorum.

türban bir özgürlük değil, özgürlük üzerindeki bir gasptır.

bahçeye zincirli bir köpek, kendini zincirleyen eli yalıyorsa,
bahçeye zincirli o köpek, sokakta zincirsiz özgürce dolaşan köpeklere öfke kusuyorsa,
bu onun köpekliğidir,
sokaktakinin değil...

sevgi ve selametle gözlerinden öperdim ama,
üzgünüm,
bende ne sevgi bıraktın sana karşı,
ne selametini istememi sağlayacak bir sempati.

ha, öpmeme gelirsek, zaten öpemem seni, yoksa cehennemde öptüğüm yerleri yakarlar!...

e.m.

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=12470938

O diil de, senin nickini sözlükte hep elsanın macunu olarak okudum onca zaman, ben ona şaşırıyorum.

huan  26 Mayıs 2008 13:44  

o diilde bu mecnunda iş var abi ... ifadesi çok sağlam :)

antiparadigmahatunu  26 Mayıs 2008 13:56  

Kendin bile öyle okumuşsun abi. Haksız değilim.

huan  26 Mayıs 2008 14:04  

evet, ne yazık ki kendim bile öyle okudum...

ama bundan hoşlanmak zorunda değilim :)

elsanin mecnunu  26 Mayıs 2008 14:14  

çok güzel olmuş . birde türbanlının cavabnı yaz derim gerçekten iyi

feykroll  26 Mayıs 2008 14:15  

neden kapattığını bilen ve kendi kapanan bitane olsaydı yine alkışlayacağınız tarzda mektubunuza karşılık mektup yazardı.ama ne türbanlı nedeninin farkında ne de saçını gösteren.o yüzden de en güzeli gaz ve alkış.buna edebiyat demek yersiz olur.

sozdeozne  26 Mayıs 2008 14:23  

illa edebiyatmı demek gerek . allah korusun ben demem yazdıklarıma . ama birşeyle r paylaşıyorlar burda . konuşuyorlar . içlerini döküyorlar . sen burda yazılanlar için edebi , edebi eğil ayrımımı yapmaya çalışıyorsun . bu burdakilere yazdıklarına ve edebiyata bence haksızlık olur . ama bir de bazı yazılar varki zifiri karanlıktaki yıldız gibi seciliyor ... daha serin düşünmek lazım sanırım

feykroll  26 Mayıs 2008 14:35  

işte bu o yıldız değil.edebi yanlış olmuş evet uyarın mantıklı.

sozdeozne  26 Mayıs 2008 15:27  
bu yazıya puanı basanlar:

diğer blog yazıları