meczub'un köşesi...

blog'a geri dön

0 yorum var - 22 Ağustos 2008 09:38

ahmet telli'nin sulara mı yazıldı isimli kitabından kısacık/sıcacık bir öykü. kendini tanıtma işini öyküye bırakıyorum, çünkü bu öyküye karşı hislerimi betimleyebileceğimi sanmıyorum. bu arada, olası imlâ hatalarım nedeniyle de şimdiden özür diliyorum, çünkü kendim alıntılıyorum buraya öyküyü...

----

bir fincan kahvenin...

bir öykü yayımladım ve hayatım değişmedi ama, üçüncü kez "şairler niçin öykü yazıyorlar?" bağlamındaki bu oturumlara konuşmacı olarak katılıyorum.

şöyle anlatayım durumu:

akrabalarımı ve komşularımı ziyaret etmek gibi bir alışkanlığım yok, hiç olmadı. hattâ onların da, ikidebir kapımı çalmalarından hoşlandığımı söyleyemem. onların biryerlerde olduğunu bilmek, mutlu olduklarını düşünmek yetiyor bana. yalnızlığıma saldırmadıkları sürece, hepsini çok seviyorum.

ama ne zaman grip falan olup yatağa düşsem, bir bakmışım ki, başucumdadırlar. kimisi bir kâse çorbayla gelmiştir, kimisi ilaçlarla. bir an önce iyileşmem için nasıl da çırpınırlar. ıhlamurlar kaynatılır, baharatlı çaylar, meyva suları hazırlanır.

doğrusu, bu tür hizmetlerden de çok sıkılmışımdır. sanki alttan alta bir minnet duygusu depreşiyordur ki, bu duygu beni hep korkutmuştur.

vefasızın biriyim, biliyorum. kolay kolay ısınamıyorum ilişkilere.

çoktandır komşum olan biri daha vardı : öykü...

adı kadar güzeldi, çekiciydi üstelik. saçlarını savursa bahar kokuları duyulurdu sokağımızda. gülümseyişiyle çiçekler açardı. biraz da fingirdekti herhalde. çünkü daima kapısının önünden geçen birileri olurdu. saygıya dayalı bir komşuluktu bizimkisi. uzaktan ama samimi.

birgün, nedenini benim de pek bilmediğim bir duyguyla, öykü adlı bu komşuma uğramak geldi içimden. bayram değil, seyran değildi ama, esmişti işte. hayır hayır, aşna fişne falan olmadı aramızda. dedim ya, saygıya dayalı bir komşuluktu bizimkisi. zaten kahve içimi bir zamandı ziyaretim. vedâ edip çıktım sonra.

bir daha uğrar mıyım ya da o gelir mi bilmiyorum. ama vefâsızın biriyim ben, belki bir daha arayıp sormayacağım, kimbilir...

birgün, hani sizi terkeden bir sevgilinin fotoğrafı düşüverir ya albümden ya da bir kitabın arasından. içinizin çizildiğini hissedersiniz. anılar doldurur odanızın her yanını. dışardaki bozacı, o hüzünlü sesiyle, karlı geceyi kartpostala dönüştürüverir. bahçedeki ağacın en tepesindeki yaprak, uzun süre direnmiştir ama, tam da o ân "çıt" diye kopar dalından ve ağır ağır düşer soğuk toprağa. belki o ân, sıcacık bir kahvenin kokusuyla ısınmak ister; anıların vâdisindeki uzun yolculuklara bir kez daha çıkarsınız.

bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır, derler. belki bu yüzden, o güzel komşum hatırıma düşer o ân. elime tutuşturduğu o bir fincan kahvenin kokusu genzimi yakarak, odamı, kitaplığımı dolduruverir. böyle bir ân, komşumun kapı tokmağını avucumun içine alma isteği dolduruverir mi içimi?

ama ben yine de bilmiyorum. dedim ya, vefâsızın biriyim işte.

şimdi o, kendi penceresinden her akşam, bir yıldızın ışığını düşürüyor balkonuma. kimi kez tedirgin, kimi kez mutlu, kimi kez bir fincan kahvenin sıcaklığıyla...

anımsıyorum onun yüzünü, saçlarını, kokusunu, yakın yakın duruşunu.

vefâsızın biriyim, evet, ama ne derler;

- bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır...

(ankara 3. öykü günleri, 22.05.1999)

bu yazıya puanı basanlar:

diğer blog yazıları