0 yorum var - 20 Temmuz 2008 17:45
offf.. nerden giriş yapsam.. şimdi ben garip bir çocuktum, beynim iki çalışır bir çalışmazdı. çalıştığı zamanlardaki fazladan performans da çalışmadığı zamanı telafi ederdi. hala da olur öyle, devreler ısınınca düşük performans çalışmaya başlar beynim.
hayatım boyunca cevval bir adam olamadıysam, önüme gelen her işe girişemediysem de tam bu yüzdendir. neyse efenim, kendimi daha fazla yermenin anlamı yok. madem karar verdik eteklerimizdekini dökmeye, sözlük'ü çevirelim itiraf.com'a, ilkokul anılarımızı yazarak.
yıl bilmem kaç, ilkokul üç yada dörtteyim.
günlerden bir gün, benim lanet ilkokul öğretmenim benim elimden tutuyor, sabahın 6:45'inde andımız okumaya okulun önüne götürmeye çalışıyor. o zamanlar da andımız yeni mi değişmiş ne, ezberlememişim daha. koyun misali karşıdan söylendikçe eşlik ediyorum, başım havalarda. şimdi, ben biliyorum andımızı bilmediğimi ama benimle çok gururlanan öğretmenim bilmiyor. ne yaparım? nasıl yırtarım?
"hocam boğazım kötü" diyorum, "birşey olmaaaaz!", "hocam, utanırım.." "utanmazsııın." "hocam, lütfen" "uzatma ülen! çık dediysek çıkacaksın..." "ama hocam..." "çok mu çekindin, tamam senin yanına zenep'i de verelim..." "böhühühühü...."
evet, zeynep de bizim sınıfın en güzel kızı. güzel olmakla kalmıyor, sınıfın en başarılı kızı. benle zeynep derslerde rekabet halindeyiz, kafam bastığı zamanlarda tabii. daha doğrusu o zamanlarda ben geçiyorum onu, kafam basmadığında zeynep. omuz omuza bir mücadele. benim gönlümdeki ise başka. zeynep'e aşığım!* ben aslında zeynep'e kendimi ispatlamaya çalışıyorum o kadar mücadele vererek, hem de sınıftaki erkeklerin öne çıkıp popülerleşmesinin önüne geçiyorum güya. elele bir mücadele yatıyor gönlümde...
neyse efendim, hoca zeynep'i de yanına verelim deyince, benim elim ayağım boşalıyor. nasıl olup da hatırladığımı sormayın, ilk aşk lan bu, kolay mı? acısını ve utancını çekmişiz onca yıl!
demem o ki, önde zeynep, arkada ben, düştük atatürk büstünün önüne uzanan yola. zeynep güvenli adımlarla dimdik yürüyor, ben ayaklarımı sürüyor, sarhoş sürücü misali sekiz çiyorum. omuzlar çökmüş, surat kaymış, önlüğün yakalığı bile daha bir kırışık geliyor bana o an. okulun önüne sevdiğim kızla andımızı okumaya çıkıyorum, üstelik de andımızı bilmiyorum, boru mu?
toplasan yirmi adım yol, yirmi beş de yapsan bitiyor. zeynep benden uzun, yerimize geçince aşağı bakmaya başlıyor, gözleriyle benden bir işaret bekliyor. bakışlarını hissediyorum kafamın üstünde birlikte başlamak lazım ne de olsa andımıza.
eh, kurtuluş yok, başımı kaldırıp işaret çakıyorum, başlıyoruz tek sesle andımıza. ama o da ne? zeynep'in eli benim elime değiyor! amanin, gitti andımız!
tüürküüm! (zeynep) tüürkü (gulp!) (mecnun) dooğruyum! (zeynep) doğrudiyo! (mecnun)
o anda bir toparlanmaya çalışıyorum, ama ne çare!
ilkem! (zeynep) yasam! (mecnun)
aha! kafa gitti eski andımıza! siksen toparlayamam şimdi!
tam o anda benim beynimin ekonomik moda geçesi tutuyor. yani duruyor! andımızı unutuyor zavallı küçük mecnun. neydi lan geri kalanı?
küçüklerimi korumak! ( zeynep!) hmmm... (mecnun o esnada başını yukarı kaldırmış "neydi lan?" diye düşünüyor) büyüklerimi saymak! (zeynep) ufffff.... (mecnun okulun önünde olduğunu unuttu, büste yan döndü, ağaçlara bakıyor, andımızı hatırlamaya çalışıyor) yurdumu! (zeynep!) milletimi! (zeynep!) ah! (mecnun okula sırtını dönmüş büstün taşını tekmelemektedir, ayağı acır) özümden çok sevmektir! (zeynep!) tak! tok! (kafaya vurma efekti. mecnun okula dönmüştür önünü, sola doğru başlayan 360 derecelik turunu tamamlamıştır. ama hala okulun önünde olduğunun farkında değildir. kendi kafasına vurarak mırıldanmaktadır: "neydi? ya üfff!" ) o esnada öğretmenin, müdür yardımcısının ve müdürün ısrarlı kaş göz işaretleri zeynep tarafından algılanır. zeynep yanındaki küçük mecnunun farkına varır. şişşş! (zeynep) hı?!?! (mecnun) evet, mecnun kafayı kaldırır bakar, tüm okul girer perspektife, eli havada kafasına vurmak üzere kalmıştır, oysa hazrolda durması gerekiyordur. sağda biraraya gelmiş birkaç hocanın elleriyle ağzını kapatarak güldüğünü görmektedir. ortada müdür yardımcısı karnını tutmuş, kabız bir ifadeyle yüzündeki pis sırıtmayı bastırmaya çalışmaktadır. sol tarafta ise ilkokul öğretmeni bıyıklarını yolmakta, tikleri atmakta, kaş ve göz kasları koordinasyonunu kaybetmiş, dörtbir yana ayrı oynamaktadır. işte o anda mecnun'un kafa yeniden çalışmaya başlar, ve bir atılım yapar.
eeey bugünümümüzü sağlayan ulu atatüürk!...
evet, yine yanlış andımızdan giriş yapmıştır.
çok geçtir... çoook geç!
tüm okuldan bir kahkaha kopar. böyle önden yükselip arkaya giden yeni nesil bir meksika dalgası gibi. artık kimse ne ağzını, ne de karnını tutmamaktadır zahmet edip. öğretmenlerden yükselen kahkahalar öğrencilerin kahkahalarının ağırlığı altında boğulmuştur bile.
bizim mecnun gözyaşları arasında açık okul kapısından içeri atar kendini, evet, tuvaletten çıkması için uzun saatler boyunca süren yalvarmalar ve ısrarlar gerekecektir.
aah zeynep ah, yaktın lan beni!!
- : bu başka bir hikaye. o rezaleti de daha sonra anlatırım.
0 yorum var - 20 Temmuz 2008 17:44
küçüklüğümüzden beri hepimizin çekmeye mahkum olduğu bir cehennem azabıdır, her başarısızlığımızda ana babalarımızın bizim yaşımızdaki başarılarını dinlemek.
- beden dersin kötü gelmiş, bak babana bilmemneler arası voleybol turnuvasına katılıp derece almış. - özür...
- ne bu fen notu? bak annene, matematikte hep birinci gelirmiş. - hmpfh...
- türkçe notuna bak! ne bu hal? kendi dilinde okuyup yazamazsan nasıl başarılı olacaksın hayatta? bak bize, biz türkçe derslerini hep 9-10'la geçerdik. - ühühühühühüh...
- matematik notu dediğin böyle mi olur? utan utan, baban senin yaşındayken öğretmen azlığı nedeniyle alt sınıfların matematik derslerine öğretmen olarak girerdi. - oha anne oha! - sus anneye oha denmez! - böhühühühühühü...
senelerce, her başarısızlığımızda ebeveynlerimizin ne kadar başarılı olduğunu dinledik. sanki o başarıları özenle saklamışlar da, biz başarısız olduğumuzda yüzümüze vurmak için bekletiyorlar bir köşede. hayır, nedir istedikleri anlamam ki? söyleyin canlar, hanginiz anne babanızın nasıl da başarılı, atak, girişken ve hepbirinci olduğunu öğrendinizde hırslanıp notlarınızı yükselttiniz, daha başarılı oldunuz? sanki köşede bekleyen bu başarıların sizi motive edeceğine inanıyorlar, sanki onların başarılı olması sizin de başarılı olmak zorunda olduğunuz anlamına geliyor...
yıllarca annemin sosyalde ne kadar iyi, babamın fende ne kadar muhteşem olduğunu dinleyip durdum. taa ki...
evet, taa ki adını ağızlarına dahi almadıkları o diplomalarını, karnelerini, gençlik fotoğraflarını gardırobun üstündeki siyah bond çantanın içinde buluncaya dek! odanızın kapısını yüksek sesle çarpmanın bile saygısızlık olduğu, kapıyı kapalı tutmanın ise yasak olduğu bir evde, herşeyiniz ortada, aleniyken bulunan bir şifreli çantanın üzerimdeki etkisini tahmin edebilirsiniz. sanki denizler altında yirmibin fersah'a inmişim, sanki karun'un saklı hazinelerine giden haritanın olduğu kutuyu bulmuşum, sanki kristof kolomb olmuşum da dünyayı gezmişim gibi bir heyecan, bir coşku. halbuki o çanta yıllaryılı orada durur, aklıma bile gelmezdi. keramet tozlanmasındaymış!
oturup 000'dan başlayarak ve tek tek deneyerek, şifreyi bulana kadar ilerledim. bilen bilir, eski şifreli çantalar şifre sayıya geldiğinde tık ederler, ben de duymuşum bunu bir yerlerden, kulağım çantanın şifre kısmına dayamış, gözlerimde konstantrasyondan kaynaklanan bir şaşılık, gün boyu dinledim artırdım artırdım dinledim, önce bir şifreyi, sonra da diğerini. evet, uyanığım ben de sizin kadar, birini bulunca diğeri aynı mı diye baktım önce, ama yemedi, bizim peder zeki adam tabii, derslerinde o kadar başarılı olan bir babadan başka ne beklenir? ben söyleyeyim, şifreyi diğer şifre + 1 yapması!!
evet efendim, bunca emek uğraşı ne içindi? hayatım mı kurtulacaktı? dünyanın dengesini mi değiştirecektim? hayır, bizim evde bu kadar gizlenen bir şeyi keşfetmenin dayanılmaz hazzını yaşayacaktım tabii ki.
bu şey gibidir, çocukken olur ya ara ara kazalar, anne baba sevişirken odaya girer, baskın yapmış gibi olursunuz hani. üç aptal bakış bir noktada buluşur. ikisinde zevk ve şaşkınlık, birinde korku ve şaşkınlık vardır, anlatamam, yaşamamışsanız öğrenmek için denemeye kalkmayın. eşşek kadar olmuşsunuzdur şimdi, ayıp kaçar.
ya da daha iyi bir örnek vereyim, bu tuvalette/odada otuzbir çekerken babasına yakalanmış bir ergenin intikamına benzer. sanki o çantadan öyle resimler ve belgeler çıkacak ki, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bir anda tüm kozlar sizin elinize geçecektir. sanki o çantadan babanızın osbir çekerken çekilmiş resmi çıkacak, ya da en azından sivilce dolu bir yüzle çekilmiş fotoğrafı. böylece siz de babanızın masum olmadığını ispatlayacaksınız. aslında babanız hep böyle değildi, ciddi duruşlu, asık suratlı bir ihtiyar olarak doğmadı. o da bir zamanlar genç ve sivilceliydi, üstelik sizin gibi osbir çekiyordu. hayal etmeye çalışın, çekinmeyin çekinmeyin, çalışın. kötü oluyorsunuz değil mi? evet, kötü birşey ama gerçek : (bkz: babalar da osbir çeker)
evet efendim, çantayı açmıştım en son. içinden ailenin siyah beyaz fotoğrafları çıktı. babam eski ispanyol paça belden daracık pantolonlardan birini geçirmiş üstüne (bir de küpeme bozulur üstelik), gömleğinin düğmeleri göbeğe kadar açık (sakalımı beğenmez), saçları uzun (çok uzattığımdan yakınır saçlarımı). hala uzatır saçlarını, ama o zaman önler kısa arkadan uzun modasının etkisinde kalmış besbelli, felaket bir saç stili var. annem desen bir acayip, anlatmaya dilim varmaz.
fotoğraflardan sonra bizim gizli aile belgelerimiz geçti elime. diplomalar, yıllıklar, ve de en önemlisi karneler!
yüzümde beliren şehvetli şeytani ifadeyi tahmin edebilirsiniz! kaçınız ebeveynlerinizin karnesini gördünüz? inanmayın "karneleri taşınırken kaybetmişiz" benzeri sözlerine, besbelli var karneleri! korkuyla da saklıyorlar.
o an babamı hayal etmiştim, beni karnemdeki zayıflarım nedeniyle azarladıktan sonra odasına çıkıyor. kapıyı arkadan sessizce kitleyip sandalyeyi gardırobun önüne çekiyor. çantayı açıp titreyen ellerle karnesine bakıyor. fizik 1, kimya 2, geometri 2, matematik 3. "aman allahım! kimseler bilmemeli." babam hep sınıf birincisiydi çünkü!
ve evet, çantayı yeniden kitleyip gizlice aldığım yere koyuyorum. silahlarım hazır, güçlüyüm artık!
karne dönemi geldiğinde başlıyor azarlar :
"ne bu matematik?" "vah vah! bizim zamanımızda böyle miydi?" "serseri olacak, vallahi serseri!" "aman aman, şu gömleğe şu kravata bir bak!" "ben senin yaşındayken sınıf birincisiydim!" "ya ya, sınıf birincisiydi senin baban!"
"bir dakika!" diyor, yukarı çıkıyorum. merakla bakıyorlar arkamdan. "allah allah!" "ne oldu ki şimdi?"
elimde çantayla indiğimde ikisinin de yüzüne konsantre oluyorum önce, bana nasıl baktıklarına bakıyorum. gözlerimde zehirli bir parıltı.
"nıhahaha!" dercesine koyuyorum önlerine çantayı, şifreyi bildiğimden şıp! diye açıyorum.
karnelerini çıkarıyorum ikisinin, önlerine koyuyorum.
susuyorlar.
"anne babanın eşyalarını karıştırmak hiç doğru değil!" "bu yaptığın etik değil oğlum!" "nasıl buldun şifreyi?"
neyse, tahmin edeceğiniz üzere kapanıyor o konu, lise bitene kadar ne bir veli toplantıma geliyorlar, ne de karnem hakkında konuşuyorlar. ama biliyorum ki o çanta artık çok daha derinlerde. karneler ya yokedildi, ya da bir daha günyüzüne çıkamayacaklar asla.
demem o ki canlar, ebeveynlerin karnesini bulmakta geç kaldıysanız, çok şey kaybetmişsinizdir. tüm aile düzenini ve ebeveyn otoritesini yerinden oynatacak büyük sırlar saklı o karnelerde. henüz geç kalmadıysanız, arayın, arayın arayın!
-----
not :
geçen gün kardeşimin karnesini gördüm, sınıf öğretmeni olan "din kültürü ve ahlak bilgisi" öğretmeni şöyle bir not düşmüş karneye :
"soyadın olsa da çelik, karnede var iki delik."
acaba onun da öğrenme zamanı geldi mi gerçekleri? yoksa ben de "ben senin yaşındayken " sözlerini söylemeye başlamalı mıyım? hem kendi çocuğum için pratik olur!*
editsel haller : tekrar tekrar okudum yazdıktan sonra şu rezil iki dizeyi, ancak şu yorumu yapabiliyorum : ben o hocanın şairliğine tüküreyim! yok yok, hakikaten tüküreyim! delik ile çelik arasındaki o iğrenç uyuma bakar mısınız? bir eşi daha yok, yeminlen bak! ayrıca delik ne ya? ne deliği bu? psikopat bir hoca bizim veledin gözünü korkutmak için sigara mı söndürdü karnede?! anlamadım ki!
0 yorum var - 20 Temmuz 2008 17:43
çok acayip olur bu enerji içeceği reklamları. (ne tanım ama!)
ya ne bileyim, böyle oov ov bir karanlık ortamlar, bir seksi bir seksi hatunlar, aralarında göz kırpanlar, kalça sallayanlar, parmaklarıyla gel yapanlar, alev alev yananlar falan. öyle işte, nasıl anlatayım, kamera oradan oraya sıçrar, alayıp karanlıktır ve bol bol da hatun vardır.
sanki enerji içeceği denen zıkkım sadece ve sadece erkeklere özel bir içecekmiş gibidir reklamlar.
yetmediği gibi, bu reklamları yapanlar inatla alkol ve seks alt göndermelerini yaparlar, karanlık ve diskotekvari ortamlarıyla.
yani ne bileyim, belki de ben öyle düşünüyorumdur. bir de siz izleyin o reklamları, söyleyin bana ynalışım varsa.
ama gelin görün ki, bu reklamların alayı yalan dolandır.
hani, enerji içeceği içen her bağrı yanık anadolu yiğidi taş gibi hatun kapamadığından ya da şıp diye deliler gibi dansetmeyi öğrenemediğinden değil,
bu içeceklerin kutusunda eşşek kadar bir uyarı var da ondan :
--- uyarı ---
alkol ile karıştırılarak veya beraber tüketilmemelidir. çocuklar ve 18 yaş altı kişiler, yaşlılar, diyabetikler, yüksek tansiyonu olanlar, gebe ve emzikli kadınlar, metabolik hastalığı olanlar, böbrek yetmezliği olanlar ile kafeine hassas kişiler için tavsiye edilmez. sporcu içeceği değildir, yoğun fiziksel aktivite sırasında ve sonrasında tüketilmemelidir. günlük 500 ml'den fazla tüketilmesi tavsiye edilmez.
--- uyarı ---
eee? başka arzunuz?
bara gittin, yaklaştın barmene :
- bana bir enerji içeceği. - hö? - enerji içeceği diyorum. - ben de hö diyorum. - ya olm, gelme üstüme sözlük diyaloğu bu, reklam yapmamaya çalışıyoruz hesapta. - tamam, peki. - hah, şimdi bir enerji içeceği lütfen. - sen de numaradan diyalog hesabı iyice kibarlaştın. - sen de sözlük'e çıkacağını öğrenince yavşaklaştın, uzatma da ver şu içeceği. - tamam tamam, votkası ne kadar olsun? - ne votkası lan? - ne yani sek mi içeceksin? - e tabii ki, bilmiyor musun "alkol ile karıştırılarak veya beraber tüketilmemelidir" yazıyor üzerinde. doktor raporum da yanımda zaten, check-up'a yeni girdim. "yaşlı, diyabetik, yüksek tansiyon sahibi, gebe ve emzikli kadın değilim, metabolik hastalığı ve böbrek yetmezliğim de yok. - sapığım diyorsun yani. - hayır canım, yoksa siz bu barda enerji içeceği satarken bunları kontrol etmiyor musunuz? - he canım, tabii. ayıp ediyorsun. bak güvenlikten arkadaşlar da geldi, seninle kapıya kadar ilgilenecekler. - durun ne yapıyorsunuz, biliyorum sporculara da satıyorsunuz siz bunu! dolandırıcılar, sağlık bozan katiller! - abdül, ilgilen bakayım arkadaşla!
----
daha da kötüsü var, arkadaş diskoda tüm geceyi mal gibi sadece enerji içeceği içerek - o da 500 ml'yi geçmemek kaydıyla - geçirmiş, bünyesine de tek yudum alkol almamıştır. ve bir kız bulmuştur onu, yakışıklı olduğundan değil, kız önünü göremeyecek kadar sarhoş olduğundan. kızla sohbet ederler bir süre, e herif yoğun aktivite sırasında içemeyeceği için tüm geceyi diskoda mal gibi bir kenarda dikilerek ve hafiften sallanarak geçirmiştir, alkol de olmayınca sıkıntısı çeneye vurmuştur. en iyi ihtimalle kız dudaklarını dudaklarına yapıştırır bizim arkadaşın.
sonra da eve giderler birlikte.
- of çok yoruldum, bir red... ımph! (oğlan kızın ağzını kapatmıştır eliyle. - dur sakın o kelimeyi söyleme. (elini kızın ağzından çeker) - neden? - sözlük'te reklam yapmış olursun da ondan! - hıııı... (nerden çattım bu salağa hıhlaması) - neyse, hadi bebeğim yatağa geçelim, uzun bir gece bizi bekliyor. ( amerikan efektli yatağa geçiş diyaloğu) - ama ben bir bu... (el kızın ağzına yapışır yine.) şey, enerji içmeden hiçbirşey yapabilecek halde değilim. - olmaz, sağlığa aykırı. yoğun fiziksel aktivite sonrasında içemezsin. - ne sağlığı, ne aykırısı? - hiç okumadın mı üzerlerini bu içeceklerin? - yooo... - al işte, sağlık raporun var mı? hadi yaşlı değilsin, ama diyabetik, yüksek tansiyon sahibi, gebe ve emzikli kadın olabilirsin, metabolik hastalığın ve böbrek yetmezliğin de olabilir. kontrol ettin mi bunları hiç? - yooo... (sıkılmış bir yooo bu, ne diyor bu salak yoo'laması.) - o zaman enerji içeceği kullanamazsın. onu içebilmek için tüm bu sağlık formalitelerini aşman lazım. - üfff.... - üfff'leme, hayat memat meselesi bu. - tamam, sen bu hayat memat meseleleriyle uğraş, ben diskoya dönüp şansımı daha işeyarar birinde deneyeceğim. papaaay!...
*güm!* (kapı çarpma efekti)
- ben onun hayatını kurtardım, birgün bunun farkına varıp kollarıma koşacak. (bkz: osbire gitmeden önceki son sözler)
yaaa, yaaa... işte böyle birşeydir enerji içecekleri kardeşlerim. siz siz olun güvenmeyin o reklamlara. aklı olan enerji içeceği içmez zaten, tadı da tek başına bi boka benzemiyor.
4 yorum var - 20 Temmuz 2008 17:42
ömür törpüsüdür, hatta beladır bela. genelde bu tanıdık yakınınız olmaz, yakınınızın yakını olur. uzaktan şöyle bir selam vermişsinizdir falan, en çok koyan da budur herhalde. rica minnet size haber salınır, "gelsin bakalım" dersiniz, el mecbur, hatır girmiştir araya, kırmak olmaz. velhasıl, bu uzak tanıdık gelir size, oturur konuşmaya başlarsınız.
- şimdi yiğenim, bizim oğlan öss'ye girdi, biliyon mu, şimdi sen bilirsin bu öss neyin, gel bi el at, yardım et çocuğa. - peki dayı alanı nedir? - yauv şimdi ben bilmem, - nası bilmezsin, neye göre seçeceğiz peki? - eh sen söyle birşeyler? - olur mu öyle şey, kafadan mı atacağım? - yav sen iyi birşeyler söyle.
bu konuşma uzar, uzar uzar, boğulmak üzeresinizdir artık. en sonunda telefonla çocuk aranır, puanı nedir ne değildir öğrenilir. işin ters yanı odur ki, hem çocuğun alanı sizinkinden farklıdır, hem de puanı eften püften birşeydir. bu sefer dert yanmaya başlarsınız :
- dayı şimdi senin oğlanın bölüm eşit ağırlık, ben sayısalcıyım. hangi bölümler var, hangi üniversitedeki daha iyidir, nasıl bileyim. - ya sen seç işte güzelinden bişeler.
pazardan karpuz seçiyoruz sanki! internette aramaya başlarsınız tercihler için geçen yıl puanlarını içeren bir listeyi. ösym'den yada bir siteden birşeyler bulursunuz. sonuçları taramaya başlarsınız.
- ya şimdi celal bayar var, olur mu? - o ne? - üniversite. - nerede? - bıdıbıdı - haaa... yoghk, ben uzağa göndermem o kadder, yok mu istanbul içi? - öeh dayı, şimdi senin oğlanın puan düşük. - yoghk yahu, bizim ahmedin oğlundan yüksek bikere. - tamam, doğru yüksektir, ama yine de düşük.
izahat böyle sürer gider. ve klasiktir bir yere gelir tıkanır, anlatamazsınız anlaşamazsınız. dayı eyvallah der, çeker gider.
sonra duyarsınız arkanızdan laf etmiş, "bilmemneyin oğlu üniverste kazanmış amma adam olamamış, bi meslek seçemedi bizim oğlana, bizim oğlan da çocuk zeki heryeri de tutuyor puanı. ahmedin oğlundan da yüksek!"
eh be dayı, aşkolsun, hakikaten aşkolsun!
3 yorum var - 20 Temmuz 2008 17:41
her ilk sigaranın ayrı bir hikayesi vardır, vardır ya, bu hikayelerin pek çoğu birbirine benzer.
tıpkı tüm tiryakilerin pek çok açıdan birbirine benzemesi gibi. hepsi o laneti bırakacaklarını söyler mesela. bırakamamalarının temel nedeni sigaraya bağımlı olmaları değildir ama. onlar sigarayı severler, en çok da karizmasını. şimdi yasak ama, eskiden vapurda, hele ki yağmur yağarken, açık terasta oturup sigara içmenin havası bir başkaydı mesela. çayla sigara içmenin havası nostaljik de olsa ayrı bir güzel gelir insana pek çok kez. peki ya içki? içki dediğin şey sigarasız düşünülebilir mi? sigarayı içmeyen pek çok insan, içki masasında uzatılan bir dala tav olmuştur mesela.
boşa söylemiyorum bunca sözü, kendimden de biliyorum hepsini.
ben, ilk sigaramı 26 yaşında içtim. durun durun, kızmayın hemen. çok mantıklı bir hikayesi var ilk sigaramın. o kadar mantıklı ki, siz bile kabul edilebilir bulacaksınız içme nedenimi, yemin ederim, ya da etmem, bilmiyorum.
evet, ne demiştim? ilk sigaramı 26 yaşında içtiğimi söylemiştim, değil mi? düzelteyim, ben ilk sigaramı 26 yaşında, karizmatik görünmek uğruna içtim. bakın, işte size gerçekten kabul edilebilir bir neden. 26 yaşında ve hala karizmatik görünmek için katetmesi gereken çok yolu olan bir adam ne yapacaktır ki başka? çaresizliğimi anlayın lütfen. kendinizi benim yerime koyun, 26 yaşında bir erkek, karşı cins üzerinde etkileyici bir imajı yok ve artık buna dur demek istiyor ve ilk sigarasını içiyor. daha doğal ne olabilir ki?
yeterli gelmedi mi? o zaman biraz daha açalım. ben ilk sigaramı 26 yaşımda, bir barda, karizmatik görünmek uğruna içtim. hatta daha da açıyorum : ben ilk sigaramı 26 yaşında, bir barda, önümde viski kola , karşı masadan bakan birkaç kız varken, karizmatik görünmek uğruna içtim.
evet, bu sefer ikna edeceğimi biliyordum sizi. sigara içen biriyseniz bilirsiniz ki viski sigarasız düşünülemez. robdöşambr ile düşünenlerimiz de çoktur ama onlar izlediğimiz filmlerin yan etkisi. bir barda üzerinize robdöşambr geçirip viski içmeye çalışırsanız döverler sizi, onu ancak evde yapabilirsiniz. yapabilmek için de gerek ve yeter koşulunuz bir puroyla, karizmanız karşısında apışıp kalacak bir kadındır. evinizdeyseniz, üzerinizde robdöşambrınız varsa, mutlaka viski ve puro tüketmelisiniz, başka yolu yok. bir de pencereden havuzda aphrodite zerafetiyle yüzen banu alkan'ınız olmalı, ama düşününce, o olmasa da olur. mümkünse o olmasın hatta, başka birini bulun. bilinçaltımıza işleyen bu zehirli klişelerden arındıralım zihnimizi ve bana odaklanalım yeniden. bakın, orada bir barda oturuyorum. masadayım, karşı masamda birkaç genç kız oturmakta. önümde viskim var, neyim eksik peki? beni daha karizmatik gösterecek bir sigara.
demem o ki a dostlar, o pozisyonda sigara içmemem düşünülemezdi. peki ya sigara nereden geldi? o zıkkımı da bana çantasını eve bırakmamı söyleyen ev arkadaşıma borçluyum. şansın eşşekçesi benimkisi de işte. arkadaşımın omuzdan askılı küçük çantası masanın üstünde, yanında viski var, karşı masada kızlar, çantada sigara.
açık söyleyeyim, o ortamda kim olursa olsun bir sigara yakar. ben de öyle yaptım.
yaptım da ne oldu?
düşünün bakalım, yapınca ne olur?
cevap basit, değil mi?
duman gözüme kaçtı.
evet, dostlar, ben ilk sigaramı 26 yaşımda, bir barda, önümde iski, karşı masamdan birkaç kız varken, karizmatik görünmek uğruna içtim ve dumanı gözüme kaçtı. ne olduğunu tahmin ediyorsunuzdur bence. ama yine de söyleyeyim, karizmatik görünmek için sigara içen ben, bir anda efkardan viski sigara tüketen bir adama döndüm. hayır, utancımdan söndüremiyorum da. elime yapıştı sanki mübarek. viskiden bir yudum alıyorum, sigaradan bir nefes çekiyorum, gözümden birkaç damla yaş döküyorum.
sonunda müdavimi olduğum o lanet barın garsonu gelip "ağbi bir şey mi oldu? sen sigara içmezdin?" sordu. ve kızlar, kendilerine bakıp bakıp viskisini yudumlayan bir de sessiz ve derinden ağlayan bu adamı daha fazla üzmemek için kalkıp gittiler.
demem o ki dostlar, ilk sıgara, dışarıda içilmesinin yıkıcı yan etkilerinin görülebildiği bir üründür. illa içilecekse laboratuvar ortamında kontrol altında denemeler yapılmalı, ustaların tutuş ve içiş biçemleri incelenip denenmelidir. ilk sigara denen şey dışarıda karizmatik görünmek uğruna içilip, sahip olunan potansiyel de mutlak sıfır'a indirilmemelidir.
illa ilk sigara ile karizmama karizma katacağım diye tutturan birey ise ıslak odun ile dövülmelidir.
ve mümkünse o ilk sigara hiç ama hiç içilmemelidir.
sigara sağlığa zararlıdır.
vallahi bak!
ben de bırakacağım aslında... şu yazı bir bitireyim... bu son!
|
|